İSTİKLÂL MARŞI
Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;
O benimdir, o benim milletimindir ancak.
Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilâl!
Kahraman ırkıma bir gül... Ne bu şiddet, bu celâl?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helâl;
Hakkıdır, Hakk'a tapan milletimin istiklâl.
Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
Kükremiş birsel gibiyim: Bendimi çiğner aşarım;
Yırtarım dağları enginlere sığmam taşarım.
Garb'ın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar;
Benim îman dolu göğsüm gibi sarhaddim var.
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir îmânı boğar,
Medeniyyet dediğin tek dişi kalmış canavar?
Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma sakın;
Siper et gövdeni, dursun bu hayâsızca akın.
Doğacaktır sana va'dettiği günler Hakk'ın...
Kim bilir belki yarın, belki yarından da yakın.
Bastığın yerleri "toprak" diyerek geçme, tanı!
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehît oğlusun, incitme yazıktır, atanı:
Verme, dünyâları alsan da, bu cennet vatanı.
Kim bu cennet vatanın uğrana olmaz ki fedâ?
Şühedâ fışkıracak toprağı sıksan, şühedâ!
Cânı cânânı, bütün varımı alsın da Hüdâ,
Etmesin tek vatanımdan dünyâda cüdâ.
Rûhumun senden İlâhî şudur ancak emeli:
Değmesin ma'bedim göğsüne nâ-mahrem eli;
Bu ezanlar-ki şahâdetleri dinin temeli -
Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli.
O zaman vecd ile bin secde eder - varsa - taşım;
Her cerîhamdan, İlâhî, boşanıp kanlı yaşım,
Fışkırır rûh-i mücerred gibi yerden na'şım!
O zaman yükselerek Arş'a değer, belki, başım.
Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilal!
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl.
Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl:
Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyyet;
Hakkıdır, Hakk'a tapan milletimin istiklâl.
Mehmet Âkif ERSOY
NA’T
Sakın terk-i edebden, kuuy-i mahbub-ı Huda’dır bu,
Nazargah-ı ilahidir, Makam_ı Mustafa’dır bu.
Habib-i kibriyâ’nın hâb-gâhıdır fazilette
Teveffuk-kerde-i arş-i cenâb-ı kibriyadır bu
Bu hakin pertevinden oldu deycur-i adem zail,
İmadınaçdı mevcudat dü çeşmin tuutiyadur bu
Felekde maah-ı nev Bab-üs selamın sine-i çakidir,
Bunun kandili cevza matla-ı nur-ı ziyadır bu.
Müraaat-ı edeb şartıyla gir Nabi bu dergaha ,
Mataaf-ı kudiyadır buse –gaah-ı enbiyadır bu
Nabi
KALDIRIMLAR
Sokaktayım, kimsesiz bir sokak ortasında;
Yürüyorum, arkama bakmadan yürüyorum.
Yolumun karanlığa saplanan noktasında,
Sanki beni bekleyen bir hayal görüyorum.
Kara gökler kül rengi bulutlarla kapanık;
Evlerin bacasını kolluyor yıldırımlar.
în cin uykuda, yalnız iki yoldaş uyanık;
Biri benim, biri de serseri kaldırımlar.
İçimde damla damla bir korku birikiyor;
Sanıyorum, her sokak basını kesmiş devler...
Üstüme camlarım, hep simsiyah, dikiyor;
Gözüne mil çekilmiş bir ama gibi evler.
Kaldırımlar, çilekeş yalnızların annesi;
Kaldırımlar, içimde yaşamış bir insandır.
Kaldırımlar, duyulur, ses kesilince sesi;
Kaldırımlar, içimde kıvrılan bir lisandır.
Bana düşmez can vermek, yumuşak bir kucakta;
Ben bu kaldırımların emzirdiği çocuğum!
Aman, sabah olmasın, bu karanlık sokakta;
Bu karanlık sokakta bitmesin yolculuğum!
Ben gideyim, yol gitsin, ben gideyim, yol gitsin;
İki yanımdan aksın, bir sel gibi fenerler.
Tak, tak, ayak sesimi aç köpekler işitsin;
Yolumun zafer takı, gölgeden taş kemerler.
Ne sabahı göreyim, ne sabah görüneyim;
Gündüzler size kalsın, verin karanlıkları!
Islak bir yorgan gibi, sımsıkı bürüneyim;
Örtün, üstüme örtün, serin karanlıkları.
Uzanıverse gövdem, taşlara boydan boya;
Alsa buy. gibi taşlar alnımdan bu ateşi.
Dalıp, sokaklar kadar esrarlı bir uykuya
Ölse, kaldırımların kara sevdalı eşi…
Necip Fazıl Kısakürek
İSTANBUL'UM HOŞTUR
Bir yanda sessiz dua, bir yanda Şuh kahkaha,
Bir yanda kula kulluk, diger yanda Allah' a,
Sanmam koca Dünya da esin bulunsun daha,
EY İSTANBUL-İSTANBUL SENİN İKİ YÜZÜN VAR,
BİR YÜZÜN GÜLÜYORKEN DİĞERİNDE HÜZÜN VAR.
ibadet sessiz sessiz, rezalet gumburtulu,
Çirkinligin meydanda, guzelligin ortulu,
Sararken ufuklari gurubun kizil tulu
GECELERİN KİM BİLİR NE GÜNAHLARA GEBE ?
TAKSİM'DEKİ GÜNAHA EYÜP'TE BÜYÜK TÖVBE.
Örf, anane, gelenek yerle bir ahalide,
Padisah mezarında ürperir Laleli' de,
Hayal tacirlerine ragbet Bab- i ali' de,
BU GİDİS HAYRA DEĞİL, KALBİNE TAZE KAN BUL,
KARANLIGA YÜZ ÇEVİR, GÜNEŞE DÖN İSTANBUL
Ne yazik ki satılır olmuş insan maddeye
Koyun kasapta satılık, kadın düşmüş caddeye
Nasıl gelmez İstanbul hırstan atlar haddeye,
HER HALİ EDASYLA İSTANBUL'UM BİR HOŞTUR,
KADİR'DE TAM MÜSLÜMAN, NOEL DE TAM SARHOŞTUR.
İşyerinde yabancı kelimeye itibar,
Kafeterya, bonmarse, butik, sarkuteri, bar,
Beyoğlu'nda Türkçe yok diğer bütün diller var,
RÜZGAR BATI'DAN ESMİS, FATİH'İN RUHU KAYIP.
EY İSTANBUL ! İSTANBUL SANA YETER BU AYIP.
Ey zaman-.-zalim zaman ge? saniye saniye,
Teknikte ilerlerken manada yokuş niye
Çağırırken imana, Fatih, Süleymaniye,
ÇEVİRYÜZÜNÜ, ÇEVİR. PİSTEN, KİRDEN, ÇAMURDAN,
KIBLE' YE DÖN İSTANBUL, FEYZAL İLAHİ NURDAN.
Karaköy'de günahlar sanlır kalın şişe,
Çan çalarken Taksim'in göbeğinde kilise,
Ayasofya susuyor bu ne garip iş ise (?)
İSYANIN YERİ YOKTUR, EYÜP SABRA ÇAGIRIR,
MEŞHUR ZİNCİRLIKUYU GEL DER, KABRE ÇAĞIRIR,
Necip Fazıl Kısakürek
ŞUHEDA TORUNLARI
Ufuk hâlâ kırmızı gün nedense doğmuyor.
Bulut yine üstümde heyhat yağmur yağmıyor.
Akan bunca kanlı yaş zulmü hâlâ boğmuyor
Fakat boğacak bir gün bunu sende böyle bil
Ey gazi yadigarı şehit torunu nesil.
Âfak’ı sarmış zulüm bugün ecdat ağlıyor.
Yerde binlerce mazlum gökte Ervah ağlıyor.
Anam,babam, kardeşim hepsi eyvah ağlıyor
Sil bahtsız Milletimin sel olan gözyaşını sil
Ey gazi yadigarı şehit torunu nesil.
Karabağ’da yüreğim karaları dağlarken
Nahcivan da Bosna da analarım ağlarken
Mazlumların feryadı sineleri dağlarken
Kulak tıkayanları ve göz yumanları bil
Ey gazi yadigarı şehit torunu nesil.
Balinaya martıya ayağa kalkan dünya
Müslüman kırılırken sadece bakan dünya
Her yanından sahtelik kalleşlik akan dünya
Maskeleri yırtacak bir nesil geliyor bil
Ey gazi yadigarı şehit torunu nesil.
Tükür kalleş dünyanın yalan sözüne tükür
Çifte standardına iki yüzüne tükür
Mürâ-i yapısına, sahte özüne tükür
Tükrüğü kirletecek yüzleri sende bil
Ey gazi yadigarı şehit torunu nesil.
Paris şartı, Helsinki, Agik insan hakları
Müslüman’ı insandan saymaz bunun çokları
Yamyamlar bile hürken biz oynarız yokları
Bu esaret zinciri kopsun yiğidim asıl
Ey gazi yadigarı şehit torunu nesil.
Varsın nemelazımcı ev desin geçim desin
Varsın politikacı oy desin seçim desin
Sen yiğidim apayrı boydasın biçimdesin
Senin ruhun cevherdir senin seciyen asil
Ey gazi yadigarı şehit torunu nesil.
Ayasofyam gene mi mağdur,mazlum kalacak
Gene mi İstanbul’um bana gurbet olacak
Ervahımın gene mi tebessümü solacak
Çekilir mi bu çile kopsun yiğidim asıl
Ey gazi yadigarı şehit torunu nesil.
Yegane ümit sensin, sensin gurur kaynağım
Sensin iftiharımız, sevinç surur kaynağım
Sensin artık son çare sen ey çile yumağım
Yürü…! Allah Allah de! Küfleri pasları sil!
Ey gazi yadigarı şehit torunu nesil.
AHMET METİN CAN
FETİH MARŞI
Yelkenler biçilecek, yelkenler dikilecek.
Dağlardan çektirilen kalyonlar çekilecek.
Kerpetenlerle sürün dişleri sökülecek.
Yürü, hâlâ ne diye oyunda oynaştasın,
Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın.
Sen de geçebilirsin yardan, anadan, serden
Senin de destanını okuyalım ezberden
Haberin yok gibidir taşıdığın değerden
Elde sensin,dilde sen, gönüldesin baştasın
Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın.
Yüzüne çarpmak gerek zamanenin ferdini
Göster kabaran sular nasıl yıkar bendini
Çocuk görme, hor görme delikanlım kendini
Şu kırık abideyi yükseltecek taştasın
Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın.
Bu kitaplar Fatihtir, Selimdir, Süleymandır
Şu mihrap Sinan-üddin şu minare sinandır
Haydi artık uyuyan destanını uyandır
Bilmem neden gündelik işlerle telaştasın
Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın.
Delikanlım işaret aldığın gün atandan
Yürüyeceksin millet yürüyecek arkandan
Sana selam getirdim Ulubatlı Hasandan
Sen ki burçlara bayrak olacak kumaştasın
Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın.
Bırak bozuk saatler yalan yanlış işlesin
Çelebiler çekilip haremlerde kışlasın
Yürü aslanım fetih hazırlığı başlasın
Yürü hâlâ ne diye kendinle savaştasın
Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın.
Arif Nihat Asya
ZİNDANDAN MEHMED'E MEKTUP
Zindan iki hece, Mehmed'im lafta!
Baba katiliyle baban bir safta!
Bir de, geri adam, boynunda yafta...
Halimi düşunup yanma Mehmed'im!
Kavuşmak mı?.. Belki... Daha ölmedim!
Avlu... Bir uzun yol... Tuğla döşeli,
Kırmızı tuğlalar altı köşeli.
Bu yol da tutuktur hapse düşeli... . .
Git ve gel... Yüz adım... Bin yıllık konak.
Ne ayak dayanır buna, ne tırnak!
Bir alem ki, gökler boru içinde!
Akıl, olmazların zoru içinde.
Üstüste sorular soru içinde:
Düşün mü, konuş mu, süs mu, ümit mu?
Buradan insan mı çıkar, tabut mu?
Bir idamlık Ali vardı, asıldı;
Kaydını düştüler, mühür basıldı.
Geçti gitti, birkaç günlük fasıldı.
Ondan kalan, boynu bükük ve sefil;
Bahçeye diktiği üç beş karanfil...
Müdür bey dert dinler, bugün "maruzat"!
Çatık kaş,. Hükümet dedikleri zat...
Beni Allah tutmuş, kim eder azat?
Anlamaz; yazısız, pulsuz, dilekçem...
Anlamaz; ruhuma geçti bilekçem!
Saat beş dedi mi, bir yırtıcı zil;
Sayım var, maltada hizaya dizil!
Tek yekun içinde yazıl ve çizil!
İnsanlar zindanda birer kemmiyet;
Urbalarla kemik, mintanlarla et.
Somurtuş ki bıçak, nara ki tokat;
Zift dolu gözlerde karanlık kat kat...
Yalnız seccademin yününde şefkat;
Beni kimsecikler okşamaz madem;
Öp beni alnımdan, sen öp seccadem!
Çaycı, getir, ilaç kokulu çaydan!
Dakika düşelim, senelik paydan!
Zindanda dakika farksızdır aydan.
Karıştır çayım zaman erisin;
Köpük köpük, duman duman erisin!
Peykeler, duvara mıhlı peykeler;
Duvarda, başlardan, yağlı lekeler,
Gömülmüş duvara, baş baş gölgeler...
Duvar, katil duvar, yolumu biçtin!
Kanla dolu sünger... Beynimi içtin!
Sükut... Kıvrım kıvrım uzaklık uzar;
Tek nokta seçemez dünyadan nazar.
Yerinde mi acep, ölü ve mezar?
Yeryüzü boşaldı, habersiz miyiz?
Güneşe göç var da, kalan biz miyiz?
Ses demir, su demir ve ekmek demir...
îstersen demirde muhali kemir,
Ne gelir ki elden, kader bu, emir...
Garip pencerecik, küçük, daracık;
Dünyaya kapalı, Allaha açık.
Dua, dua, eller karıncalanmış;
Yıldızlar avuçta, gök parçalanmış.
Gözyaşı bir tarla, hep yoncalanmış...
Bir soluk, bir tütsü, bir uçan buğu;
İplik ki, incecik, örer boşluğu.
Ana rahmi zahir, şu bizim koğuş;
Karanlığında nur, yeniden doğuş....
Sesler duymaktayım: Davran ve boğuş!
Sen bir devsin, yükü ağırdır devin!
Kalk ayağa, dimdik doğrul ve şevin!
Mehmed'im, sevinin, başlar yüksekte!
Ölsek de sevinin, eve dönsek de!
Sanma bu tekerlek kalır tümsekte!
Yarın, elbet bizim, elbet bizimdir!
Gün doğmuş, gün batmış, ebed bizimdir!
Necip Fazıl Kısakürek
ŞARKIMIZ
Kırılır da bir gün bütün dişliler,
Döner şanlı şanlı çarkımız bizim.
Gökten bir el yaşlı gözleri siler,
Şenlenir evimiz, barkımız bizim.
Yokuşlar kaybolur, çıkarız düze,
Kavuşuruz sonu gelmez gündüze,
Sapan taşlarının yanında füze,
Başka alemlerle farkımız bizim.
Kurtulur dil, tarih, ahlak ve iman;
Görürler, nasılmış, neymiş kahraman!
Yer ve gök su vermem dediği zaman,
Her tarlayı sular arkımız bizim.
Gideriz nur yolu izde gideriz,
Taş bağırda, sular dizde, gideriz,
Bir gün akşam olur, biz de gideriz,
Kalır dudaklarda şarkımız bizim...
Necip Fazıl Kısakürek
UTANSIN
Tohum saç, bitmezse toprak utansın!
Hedefe varmayan mızrak utansın!
Hey gidi küheylan, koşmana bak sen!
Çatlarsan, doğuran kısrak utansın!
Eski çınar şimdi Noel ağacı;
Dallarda iğreti yaprak utansın!
Ustada kalırsa bu öksüz yapı,
Onu sürdürmeyen çırak utansın!
Ölümden ilerde varış dediğin,
Geride ne varsa, bırak utansın!
Ey binbir tanede solmayan tek renk,
Bayraklaşmıyorsan bayrak utansın!
Necip Fazıl Kısakürek
SAKARYA TÜRKÜSÜ
İnsan bu, su misali, kıvrım kıvrım akar ya;
Bir yanda akan benim, öbür yanda Sakarya.
Su iner yokuşlardan, hep basamak basamak;
Benimse alın yazım, yokuşlarda susamak.
Her şey akar, su, tarih, yıldız, insan ve fikir;
Oluklar çift; birinden nur akar; birinden kir.
Akışta demetlenmiş, büyük, küçük, kainat;
Şu çıkan buluta bak, bu inen" suya inat!
Fakat Sakarya başka, yokuş mu çıkıyor ne,
Kurşundan bir yük binmiş, köpükten gövdesine;
Çatlıyor, yırtınıyor yokuşu sökmek için.
Hey Sakarya, kim demiş suya vurulmaz perçin?
Rabbim isterse, sular büklüm büklüm burulur,
Sırtına Sakaryanın, Türk tarihi vurulur.
Eyvah, eyvah, Sakaryam, sana mı düştü bu yük?
Bu dava hor, bu dava öksüz, bu dava büyük!..
Ne ağır imtihandır, başındaki, Sakarya!
Binbir başlı kartalı nasıl taşır kanarya?
İnsandır sanıyordum mukaddes yüke hamal.
Hamallık ki, sonunda, ne rütbe var, ne de mal,
Yalnız acı bir lokma, zehirle pişmiş aştan;
Ve ayrılık, anneden, vatandan, arkadaştan.
Şimdi dövün Sakarya, dövünmek vakti bu an;
Kehkeşanlara kaçmış eski güneşleri an!
Hani Yunus Emre ki, kıyında geziyordu;
Hani ardına çil çil kubbeler serpen ordu?
Nerede kardeşlerin, cömert Nil, yeşil Tuna;
Giden şanlı akıncı, ne gün döner yurduna?
Mermerlerin nabzında hala çarpar mı tekbir?
Bulur mu deli rüzgar o sedayı: Allah bir!
Bütün bunlar sendedir, bu girift bilmeceler;
Sakarya, kandillere katran döktü geceler.
Vicdan azabına eş, kayna kayna Sakarya,
Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya!
İnsan üç beş damla kan, ırmak üç beş damla su;
Bir hayata çattık ki, hayata kurmuş pusu.
Geldi ölümlü yalan, gitti ölümsüz gerçek;
Siz, hayat süren leşler, sizi kim diriltecek?
Kafdağını assalar, belki çeker de bir kıl!
Bu ifritten sualin, kılım çekmez akıl!
Sakarya, saf çocuğu, masum Anadolunun,
Divanesi ikimiz kaldık Allah yolunun!
Sen ve ben, gözyaşiyle ıslanmış hamurdanız;
Rengimize baksınlar, kandan ve çamurdanız!
Akrebin kıskacında yoğurmuş bizi kader;
Aldırma, böyle gelmiş, bu dünya böyle gider!
Bana kefendir yatak, sana tabuttur havuz;
Sen kıvrıl, ben gideyim. Son Peygamber Kılavuz!
Yol onun, varlık onun, gerisi hep angarya^
Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk, Sakarya!..
Necip Fazıl Kısakürek
OĞLUMA MEKTUP
Lütfeyleyip dinle atasözünü,
Daima güleç ol asma yüzünü,
Açık tut elini bir de özünü,
Sofrayı konuksuz kaldırma oğul.
Faydasız gördüğün işe bulaşma,
Zarar bile etsen doğrudan şaşma,
Yalana hileye sakın yanaşma,
Her olur olmaza aldırma oğul.
İlmi rehber eyle kendini tanı,
Beyhude yerlerde çürütme canı,
Sen insan oğlusun yerme insanı,
Sevgi bir goncadır soldurma oğul.
Mendil mazlumun akan yasma,
Yardım et fakire kakma basma,
Aç dür amma, namertlerin aşina,
Varıp kaşığını daldırma oğul.
Tarih senin kimliğindir, varındır,
Ayyıldızlı bayrak nazlı yarindir,
Vatan senin namusundur, arındır,
Vatanı kimseye böldürme oğul.
Alimlerin medisinden uzaklaşma,
Hakkına razı ol haddini aşma,
Az olsun şükreyle helalden şaşma,
Heybeni haramdan doldurma oğul.
Sen bilirsin bu Hakkı'm n derdini,
Ölürse duasız koyma ardım,
Namur eyle meskenim, yurdunu,
Bağlanma baykuş daldırma oğul.
Hakkı ŞENER
Abdülhamit Han
Nerdesin Şevketlim Sultan Abdülhamit Han
Feryadım varır mı barigahına
Ölüm uykusundan bir lahza uyan
Şu nankör milletin bak günahına
Tarihler ismini andığı zaman
Sana hak verecek ey koca Sultan
Bizdik utanmada iftira atan
Asrın en siyasi padişahına
Padişah hem zalim, hem deli dedik
İhtilale kıyam etmeli dedik
Şeytan ne dedi ise biz beli dedik
Çalıştık fitnenin intibahına
Divane sen değil, meğer bizmişiz
Bir çürük ipliğe huyla dizmişiz
Sade deli değil, edepsizmişiz
Tükürdük atalar kıblegahına
Sonra cinsi bozuk, ahlakı fena
Bir sürü türedi girdi meydana
Nerden çıktı bunca veled-i zina
Yuf olsun bunların ham ervahına
Çok kişiye şimdi vatan mezardır
Herkesin beladan nasibi vardır
Selamete eren bek bahtiyardır
Bu şeb-i yeldanın şen sabahına
Milliyet davası fıska büründü
Riday-ı diyanet yerde süründü
Türk’ün ruhu zorla asi göründü
Hem Peygamberine, hem Allahına
Rıza Tevfik BÖLÜKBAŞI
VEDA
Elimde, sükûtun nabzını dinle
Dinlede gönlümü alıver gitsin
Saçlarımdan tutup, kor gözlerinle
Yaşlı gözlerime dalıver gitsin.
Yürü, gölgen seni uğurlamakta
Küçülüp küçülüp kaybol ırakta
Yolu tam dönerken arkana bak da
Köşede bir lahza kalıver gitsin.
Ümidim yılların seline düştü
Saçının en titrek teline düştü
Kuru bir yaprak gibi eline düştü
İstersen rüzgâra salıver gitsin.
N. F.KISAKÜREK
EFENDİM
Ruhum sana, gönlüm sana hayrandır EFENDİM!
Bir ben değil , alem sana kurbandır EFENDİM!
Ecram ü felek, Levh u kalem, mesti nigahın:
Metheyleyen ahlakını Kur’ an ‘dır EFENDİM!
Mahşerde nebiler bile senden medet ister!
Rahmet diyen alemlere Rahman’dır EFENDİM!
Kıtmirimin Ey Şah-ı Rasül, kovma kapıdan,
Asilere lütfun, yüce fermandır EFENDİM!
Aşkınla buhurdan gibi tütmekte kalbim,
Sensiz ban acennet bile hicrandır EFENDİM!
Doğ kalbime bir lahzacık Ey Nur-i Dilara!
Nurun ki, gönül derdime dermandır EFENDİM!
Ulvi de senin bağrı yanık aşık-ı zarın,
Feryadı bütün ateş-i suzandır EFENDİM!
Ali Ulvi Kurucu
İNCİTME
Gölgesinde otur amma
Yaprak senden incinmesin.
Temizlen de gir mezara
Toprak senden incinmesin.
Yollar uzun, yollar ince
Yol kısalır aşk gelince
Yat kurban ol İsmail'ce
Bıçak senden incinmesin.
Burdayım de ararlarsa
Doğru söyle sorarlarsa
Tabutuna sararlarsa
Bayrak senden incinmesin.
îl göçsün göçtüğün vakit
Yol yansın geçtiğin vakit
Suyundan içtiğin vakit
Kaynak senden incinmesin.
Toz konmasın sakın sana
Hakkı geçer halkın sana
Gücenmesin yakın sana
Uzak senden incinmesin..
Abdurrahim Karakoç
SESSİZ EMİ
Artık demir almak günü gelmişse zamandan,
Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan,
Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol;
Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol.
Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli,
Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli.
Bîçare gönüller! Ne giden son gemidir bu!
Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu!
Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler;
Bilmez ki giden sevgililer dönmeyecekler.
Birçok gidenin her biri memnun ki yerinden,
Birçok seneler geçti; dönen yok seferinden.
Yahya Kemal Beyatlı
ŞÖYLE GARİP BENCİLEYİN!
Acep şu yerde varm'ola?
Şöyle garip bencileyin!
Bağrı başlı, gözü yaşlı,
Şöyle garip bencileyin!
Kimseler garip olmasın,
Hasret oduna yanmasın!
Hocam, kimseler olmasın,
Şöyle garip bencileyin!
Bir garip ölmüş diyeler!
Üç günden sonra duyalar!
Soğuk su ve yuyalar,
Şöyle garip bencileyin!
Hey Emre'm Yunus, biçare!
Bulunmaz derdine çare!
Var imdi gez şardan sara!
Şöyle garip bencileyin!
Yunus Emre
ÇOBAN ÇEŞMESİ
Derinden derine ırmaklar ağlar,
Uzaktan uzağa çoban çeşmesi.
Ey suyun sesinden anlayan bağlar!
Ne söyler şu dağa çoban çeşmesi?
Göynünü Şirin'in aşkı sarınca,
Yol almış hayatın ufuklarınca...
0 hızla dağları Ferhat yarınca,
Başlamış akmaya çoban çeşmesi.
0 zaman başından aşkındı derdi,
Mermeri oyardı, taşı delerdi.
Kaç yanık yolcuya soğuk su verdi.
Değdi kaç dudağa çoban çeşmesi.
Vefasız Aslı'ya yol gösteren bu,
Kerem'm sazına cevap veren bu,
Kuruyan gözlere yaş gönderen bu,
Sızmadı toprağa çoban çeşmesi.
Leyla gelin oldu. Mecnun mezarda;
Bir susuz yolcu yok şimdi dağlarda...
Ateşten kızaran bir gül arar da,
Gezer bağdan bağa çoban çeşmesi.
Ne şair yas döker, ne aşık ağlar;
Tarihe karıştı eski sevdalar...
Beyhude seslenir, beyhude çağlar;
Bir sofa, bir sağa çoban çeşmesi.
Faruk Nafiz Çamlıbel
Bir taraf beşiktir, bir tarafmezar,
Arada ömrümün yolu... bir de ben
Mezardan o yanda bilmeyiz ne var
Mezardan bu yanı talihtir bilen
Gelenin, gidenin bu temennaya
Once öz ricasi, öz rızası yok,
Gelenin gidenin iki dünyaya
Dünyaya gelmemiş iddiası yok,
Geliriz, gideriz, ne hudut, ne had,
Geliyoruz niçin, niye bilmeden,
Ne imiş en ali, en uca maksat
Yokluktan varlığa getirilmeden?
Sınav mı? Allah'ım geç günahımdan
Sen kudret sahibi, ben senin kulun,
Geliriz, gideriz biz zaman zaman
Peki, sonu yok mu bu sonsuz yolun?
Sen saldın gönlüme bu soruları
Yoksa ben kimim ki? o dünkü toprak!
Benim sorularım azıcık bari
Beni derk etmeye arzumdur ancak.
Bahtiyar Vahabzade
DUR DEDİ BANA
İçimde bitmeyen arzulanm var,
Dostların gidişi dur dedi bana.
Bufani dünyaya gelen gidiyor
Hayatin hesabi zor dedi bana.
Hayat ağacımın meyvesi benim,
Toprakla buluşur nazik bedenim,
Bilmem ki, olur mu kabre gelenim,
Melekler hesabı ver dedi bana.
Tanıdık simalar gidiyor bir bir,
Fayda yok, dünyada alsan da tedbir,
Burada fazlaca alırsan tekbir,
Ötede faydasi var dedi bana.
Beyaza dönüyor simsiyah başim,
Yavaşça kemale eriyor yaşım,
Öteye kalıyor bitmeyen düşüm,
Cennetin ışığı nur dedi bana.
Mehmed Üzüm anla gerçeği artık,
Bak işte takvimin yapragı yırtık,
Hayatın saati geçerken tık, tık,
Yaralı bir gönül sar dedi bana.
Mehmed Uzlim
BİR ŞİİR
Fransızın nesi var? Fuhşu bir de ilhadı
Kapıştı bunları yirminci asrın evladı
Ya alman’ın nesi var zevki okşayan? Birası
Unuttu ayranı ma’tuha döndü kahrolası
Harflerin hani dünya kadar bedayii var
Ulumu var edebiyatı var sanayi var
Giden birer avuç olsun getirse memlekete
Döner muhitimiz elbet, muhit-i ma’rifete
Kucak kucak taşıyor olmadık mesaviyi
Beğenmesek medeniyet diyor, inandık iyi
Ne var biraz da mearif getirmiş olsa desek
Emin olun size hamallık etmedim diyecek
M. AKİF ERSOY
BİR ŞİİR
Sahipsiz olan memleketin batması haktır
Sen sahip olursan bu vatan batmayacaktır
Feryadı bırak kendine gel, çümkü zaman dar
Uğraş ki’ telafi edecek bunca zarar var
Çalış çalış dedikçe şeriat, çalışmadın durdun
Onun hesabına bir çok hurafe uydurdun
Sonunda bir de tevekkül sokuşturup araya
Zavallı dini çevirdin büyük bir amskaraya
Allah’a inandım! Diye sen çıkma yataktan
Man-yı tevekkül bu mudur? Hey gidi nadan!
Ecdadını zannetme asırlarca uyurdu
Nerden bulacaktı o zaman eldeki yurdu
Üç kıtada yer yer kanayan izleri şahid
Dinlenmedi bir gün o büyük nesl-i mücahid
Alemde “TEVEKKÜL” demek olsaydı atalet,
Miras-ı diyanetle yaşar mıydı bu millet?
M.AKİF ERSOY
BİR YOLCUYA
Dur yolcu, bilmeden gelip bastığın
Bu toprak, bir devrin battığı yerdir
Eğil de kulak ver bu sessiz yığın
Bir vatan kalbinin attığı yerdir!
Bu ıssız, gölgesiz yolun sonunda
Gördüğün bu tümsek Anadolu'nda,
İstiklal uğrunda, namus yolunda
Can veren Mehmed'in yattığı yerdir.
Bu tümsek, kaparken büyük zelzele,
Son vatan parçası geçerken ele, '
Mehmed'in düşmanı boğduğu sele
Mübarek kanım kattığı yerdir.
Düşün ki haşrolan kan, kemik, etin,
Yaptığı bu tümsek, amansız, çetin
Bir harbin sonunda, bütün milletin
Hürriyet zevkim tattığı yerdir.
Necmeddin Halil ONAN
MEHMETÇİK DESTANI
Bize barış yüzün suyu hürmetim
Bahar yaz kış, yüzün suyu hürmetine
Baştan başa bu gök, bu yer, bu deniz
Karış karış yüzün suyu hürmetine!
Dünya değer çarığının sırımı
Ben borçluyken sana bütün varımı
İnci dişlerim değen, yiğidim,
Mısır mıydı, çavdar mıydı, darı mı?
Yeni terlemişti belki bıyığın,
Utanırdın bir söz atsa şu yığın,
Tek ahbabın yoktu, baş dostusun bak,
Şimdi hem Türklüğün, hem insanlığın!
Sessizdin, siliktin; köyde kim kime?
Kızardım bir yerde geçsen önüme
Affet, şefaat et! Sıra gütmeden
Suya gider gibi gittin ölüme!
Bize tek ayak ta kanattan güzel;
Hayat hayaldeki her tahttan güzel;
Bir tek müstesna var bu yeryüzünde,
Bir senin ölümün hayattan güzel!
Gözümüzde, gökte o açtığın iz;
Yolcuyuz iyiye ve güzele biz;
Ya yaşatmak seni bir hür vatanda
Ya da senin gibi ölmek ahdimiz!
Behçet KEMAL
TAHMÎS-İ GAZEL-İ HÜMAYUN
Cepheden topları ejder gibi bârü-efken
Arkasından gemiler bir sürü dîv-î ahen
Gökte tayyarelerinden saçarak nar-ı fiten
Savlet etmişti Çanakkal'aya bahr ü herden
Ehl-i İslam'ın iki hasm-ı kavîsi birden
Kadın erkek anasından süt emen yavrumuza
Hepimiz canla sarıldık da vatan duygumuza
İntizar eyledi gafletle adû korkumuza
Lakin imdad-ı İlahî yetişip ordumuza
Oldu her bir neferi kal'a-i pülad-beden
Şükür AIlah'a ki gördüm bu mübarek sinde
Kahraman ordumu serhadde muzaffer zinde
Müjde İran ile Turan'a vü Çin ü Hind'e
Asker evlatlarımın pişgeh-i azminde
Aczini eyledi idrak nihayet düşmen
Allah Allah nidâsıyle muhacim ahrar
Tepelerden boşalıp saika-var ü kahhar
Ettiler düşmeni bir öyle ki iclâ-yı kenar
Kadr ü haysiyyeti pâmâl olarak etti firar
Kalb-i İslâma nüfuz eylemeye gelmiş iken
Ruh-ı peygamberi tebşire giderken şüheda
Millet arkanda bugün vecd ile tekbir-serâ
Sen de mihrab-ı hilafette cebin-say-ı senâ
Kapan ip secde-i şükrana Reşad eyle duâ
Mülk-i İslâm'ı Huda eyleye daim me'men
Yahya Kemal BEYATLI
BU VATAN KİMİN?
Bu vatan, toprağın kara bağrında,
Sıra dağlar gibi duranlarındır.
Bir tarih boyunca onun uğrunda;
Kendini tarihe verenlerindir.
Tutuşu kül olan ocaklarından,
Şahlanıp köpüren ırmaklarından,
Hudutlarda gaza bayraklarından,
Alnına ışıklar vuranlarındır.
Ardına bakmadan yollara düşen
Huduttan hududa yol bulup koşan,
Şimşek gibi çakan, sel gibi coşan,
Cepheden cepheyi soranlarındır.
İleri atılıp sellercesine,
Göğsünden vurulup tam ercesine,
Bir gül bahçesine girercesine,
Şu kara toprağa girenlerindir!
Tarihin dilinden düşmez bu destan,
Nehirler gazidir, dağlar kahraman.
Her taşı bir yakut olan bu vatan,
Can verme sırrına erenlerindir.
Gökyay'ım ne desem ziyade değil,
Bu sevgi bir kuru ifade değil.
Sencileyin hasmı rüyada değil
Topun namlusundan görenlerindir!
Orhan Şaik GÖKYAY
HASAN ÇAVUŞ'UN ANASINDAN
Oğlum Hasan üç aydır ki mektubunu almadım
Gece gündüz hayır duanızdan geri kalmadım
Sen onbaşı olmuş idin Akşehir'den giderken
Çavuş oldum diye yazdın tabur cenge girerken
Zafer için her cengine yedi hatim adadım
Allah için ocağımda sensin kolum kanadım
Yaradanım sana nasîb eder ise şehadet
Odur kulluk Hakka, vatan millet için ne devlet
İmâm dedi, oralarda ulu şanlı cenk olmuş
Düşmanların siperleri baştan başa leş dolmuş
Derelerden, tepelerden seller gibi kan akmış
Korkak düşman geri kaçmış toplarım bırakmış
Sen o kanlı derelerden topladığın sümbülü
Yolla taksın yavukluna ziynet bulsun kakülü
Geçen gece ben bu cengin rü'yasım görmüştüm
Sevincimden ağlayarak hayır diye yormuştum
Plevne'de yatan şehîd baban eve gelmişti
Hasan gazı oldu diye bana müjde vermişti.
Sonra gördüm sağ elinde yükselmişti bir bayrak
Din hasırlının kal'asına dikilmişti o sancak
Sen düşünme, millet bize gözü gibi bakıyor,
Bolluk şükür zad zahire her taraftan akıyor.
Eğer köyde ölen kalan var mı diye sorarsan
Konu komşu, eşi dostu hatırlayıp anarsan
Muhtargilin Ahmed şehîd olmuş haber geldi dün
Şenlik oldu, Mevlid oldu, düğün oldu bütün gün
Köy giyindi kuşandı hep namazgaha gittiler
0 şehidin Rahmetullah duasını ettiler
Yeri belli olmak için mezarını kazdılar
Bir taş dikip Ahmed şehîd oldu diye yazdılar
Kurban kesip hatm-î şerif indirildi hep ona
Gönderildi onun gökte yatan şanlı ruhuna
Sen bilirsin yavuklusu kumral saçlı Emine
Bir al bayrak asmış idi o gün kendi evine
0 güzel kız yeşil örtü örtmüş idi basma
Bir kurumla oturmuştu köyün dibek taşma
Hıçkırmadı ağlamadı sandım anı bir melek
Onun erlik ocağını söndürmüştü kör felek
Sürme çekmiş kına île süslemişti elini
Olmuş idi tel duvaklı nurlu şehîd gelini
Dedi Ahmed beni artık ahirette beklesin
Ben onunum, utanmasın beni Haktan istesin
Kaderim bu, şehîd olmuş benim şanlı yiğidim
Kız kalırım, varmam ere; ben de canlı şehidim
MANASTIRLI HASİP
SİPERDEN MEKTUP
Allah'a dua et, düşman tırpanı
Devlet ağacım yolmasın, anne;
Altında dökülsün oğlunun kanı
Bayrağın gül rengi solmasın, anne!
Köyden biri geldi taburumuza,
Meğer söz kesilmiş muhtarın kıza,
Gece niyet tutup baktım, yıldıza,
Artık söyle o iş olmasın, anne!
Düşünme boş gelse posta tatarı,
Siperden akın var yarın dışarı;
Kadere razı ol, uzun yolları,
Bekleyen gözlerin dolmasın anne!
İbrahim Alâettin GÖVSA
ÇANAKKALE GEÇÎLMEZ
Hak batıl kavgası, ezelî yazı
Kafir gemileri tuttu boğazı
Zehreder bizlere baharı yazı...
Candan sarılarak altın yeleye
Yürüyün yiğitler Çanakkale'yi..
Cenk haberi geldi beyaz duvakla
Yiğit, helalim egil de kokla,
Vuslat umudunu mahşere sakla!
Cennete, Resule uçmak zamanı
Din için bu candan geçmek zamanı!..
Mahzun mahzun eser seherin yeli
Yetim minareler, söylemez dili.
Çiçeği burnunda nazlı güzeli
Git yiğidim, git ki dinsin kederim
Kafirden korkana yiğit mi derim!..
Ezanım susunca nasıl yatılır?
Söyle! İman ne pahaya satılır?
Karşımda bayrağım nasıl yırtılır?
Tarihlerde ferman bendim, unutma!..
Nigbolu'da seni yendim, unutma!..
îmanın alevi sarınca yurdu
Dağ dağ fidanlarım boğazda durdu.
Kükreyen mehterim, tekbirle vurdu!..
Baksana! Şehitler gökten geliyor
Kainat bizlere yardım diliyor.
Bir haçlının ejderi ölüm saçıyor,
Binlerce fidanı dörde biçiyor.
Koca Seyyid'lerim gülüp geçiyor
Allah deyip topa verdiği mermi
Çıkınca sulara gömüldü gemi...
Cihanı salladı, şu yağız erler,
Bu yolda verildi gencecik serler.
Ayaklandı o gün göklerle yerler,
Yamaçlar kan gölü, toprak geçilmez.
Haykırınız! Çanakkale geçilmez!..
Ahmet Nedim
KARDEŞİME
0 kadar yandı mı bağrın, ey çocuk?
Ecelin sunduğu şarabı içtin.
Sırayı, saygıyı unuttun çabuk
Sebep ne, ağandan ileri geçtin?
Yirmi üç baharı kavuran ateş
Güllerin kalbim dağlasa çok mu?
Bir damla şebneme susadı güneş
Sümbüller sararsa hakları yok mu?
Yurduna son damla kanım verdin, .
Ah, cömert kardeşim, sana pek yazık.
El fitre verdi, sen canım verdin,
Ne acı bir Ramazan Bayramı yaptık.
Yad eller dağıttı halka gül suyu
Yok sana gözyaşı dökecek anan
Kardeşim üzülme, müsterih uyu;
Ne mutlu, gülüyor sevgili vatan.
Bir çile ipekten yumuşak sinen
Serhaddi tuttu, sarp balkanlar gibi;
Kaşından daha çok bıyığın yokken
Dövüştün yeleli aslanlar gibi...
Ne beyaz bir mermer, ne biraz yaldız
Nerede yaptığın o altın destan?
Sürekli alkıştan utanan adsız
Koca şahnamene konmamış imzan.
Ne kadar aradım senin kabrim
Yok diye boynunu büktü her çiçek.
Yanıldım, kardeşim bağışla beni,
Sen arzdan semaya naklettin, gerçek...
İdris SABİH
ŞEHİT OĞLUM
Şehit oğlum kefenine büründü,
Mezarının baş ucuna süründü...
Ninesine rüyasında göründü,
Baygın geldi düştü yanıma.
Vücudunu delmiş Moskof canavar,
Göğsünde bir kızıl, derin yara var
Yüreğinden kopup yaradan sızar,
Damla damla akar kanı canıma!
Anne, dedi yaralıyım ölmedim;
İşte kucağına atıldım kendim,
Sen şar ellerinle yaramı benim,
Ben yaşarım düşman girmez kanıma.
Sardım ellerimle yaracığını,
Saçlarımla ördüm sargı bağını...
Allah'ımın güzel yarattığını
Gelin, görün, bakın kahramanıma.
Kanı durdu, vücuduna can geldi
Çehresine pembe pembe kan geldi
Gökten bana rahmet-i Rahman geldi
Kavuştum âhû gözlü aslanıma
Çektim aldım onu bağrıma bastım,
Ben senden ayrılmam artık evlâdım;
Melek olsun sana ana kanadım,
Seni uçurayım ben Yezdân'ıma!
Anne, dedi bırak harbe gideyim,
Vatan düşmanını ber-bad edeyim;
Asıl anam vatan, seni nideyim?
Vatanımı çiğnetmem düşmanıma!
Şehit oğlum kollarımdan sıyrıldı,
Yaralı yaralı döndü kavgaya,
Sandım ruhum bedenimden ayrıldı,
Onunla beraber uçtu Mevla'ya.
Açtım gözlerimi, sabah açılmış,
Vatan toprağına nurlar akıyor;
Tan yerine al kefenler saçılmış.
Şehit oğlum güneş gibi bakıyor!
Ali Ekrem BOLAYIR
Kan aktığı günden beri can-u tenimizden
Yakut fer almış denilir madenimizden
Biz bülbül-i muhrik-i demi şekvay-ı firakız
Ateş kesilir geçse saba gülşenimizden
HAKK BÎR GÖNÜL VERDİ
Hakk bir gönül verdi bana.
Ha demeden hayran olur
Bir dem gelir şadi olur
Bir dem gelir gtryan olur.
Bir dem semasın kış gibi
Sol zemheri olmuş gibi
Bir dem beşaretden doğar
Hoş bağ üe bostan olur,
Bir dem gelir söyleyemez
Bir sözü şerh eyleyemez
Bir dem dilinden dür döker
Dertlilere derman olur.
Bir dem çıkar arş üzere
Bir dem iner tahte's-sera
Bir dem semasın katredir
Bir dem taşar umman olun
Bir dem cehalette kalır
Hiç nesneyi bilmez olur
Bir dem dalar hikmetiere
Calinus u Lokman olur.
Bir dem dev olur ya peri
Viraneler olur yeri
Bir dem uçar Belkıs üe
Sultan-ı ins ü can olur.
Bir dem varır mescidlere
Yüzün sürer onda yere
Bir dem vanr deyre girer
incil okur ruhban olur.
Bir dem gelir İsa gibi
Ölmüşleri diri kılar
Bir dem girer kibr evtne
Ftr'avn üe Haman olur.
Bir dem döner Cebraü'e
Rahmet saçar her mahfile
Bir dem gelir gümrah olur
Miskin Yunus hayran olur.
Yunus Emre
ÇANAKKALE ŞEHİTLERİNE
Şu boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyâda eşi?
En kesîf orduların yükleniyor dördü beşi,
-Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya
Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.
Ne hayâsızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı!
Nerde – gösterdiği vahşetle “ bu : bir Avrupalı “
Dedirir – yırtıcı his yoksulu, sırtlan kümesi.
Varsa gelmiş , açılıp mahbesi, yâhut kafesi!
Eski dünyâ, yeni dünyâ, bütün akvâm-ı beşer,
Kaynıyor kum gibi, tûfan gibi, mahşer mahşer.
Yedi iklîmi cihânın duruyor karşısın da,
Avustralya’yla beraber bakıyorsun: Kanada,
Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk;
Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.
Kimi hindu, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ...
Hani, tâ’una da züldür bu rezîl istîla!
Ah o yirminci asır yok mu, o mahluk-i asil,
Ne kadar gözdesi mevcut ise hakkıyle, sefil,
Kustu mehmetçiğin aylarca durup karşısına;
Döktü karnındaki esrarı hayasızcasına.
Maske yırtılmasa hala bize afetti o yüz...
Medeniyet denilen kahpe, hakikat, yüzsüz
Sonra mel’undaki tahribe müvekkel esbab
Öyle müthiş ki: eder her biri bir mülk-ü harab.
Öteden saikalar parçalıyor âfâkı;
Beriden zelzeleler kaldırıyor a’mâkı
Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin
Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin
Yerin altında cehennem gibi binlerce lâğam
Atılan her lâğamın Yaktığı: yüzlerce adam
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer
O ne müthiş tipidir: savrulur enkâz-ı beşer...
Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,
Boşanır sırtlara, vâdilere, sağnak sağnak.
Saçıyor zırha bürünmüş de o namert eller,
Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller.
Veriyor yangını, durmuş da açık sînelere,
Sürü hâlinde gezerken sayısız tayyâre
Top tüfekden daha sık gülle yağan mermîler...
Kahraman orduyu seyret ki, bu, tehdîde güler!
Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
Alınır kal’a mı, göğsündeki, kat kat îman?
Hangi kuvvet onu, hâşâ,edecek kahrına râm?
Çünkü te’sis-i îlahi o metîn istihkâm.
Sarılır, indirilir mevki’-i müstahkemler,
Beşerin azmini tevkîf edemez sun’-i beşer;
Bu göğüslerse Hudâ’nın ebedî serhaddi;
“O benim sun’-i bedi’im, onu çiğnetme” dedi.
Âsım’ın nesli... diyordum ya... nesilmiş gerçek:
İşte çiğnetmedi nâmûsunu, çiğnetmeyecek.
Şühedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar...
O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar,
Vurulup tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
Bir hilâl uğruna, yâ Rap, ne güneşler batıyor!
Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker!
Gökten ecdad inerek öpse o pâk alnı değer.
Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhîd’i...
Bedr’in aslanları gibi şanlı idi.
Sana dar gelmeyecek makberi kimler
“Gömelim gel seni târîhe” desem, sığmazsın.
Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâp...
Seni ancak ebediyyetler eder istîâb.
“Bu, taşındır” diyerek Kâbe’yi diksem başına;
Rûhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;
Sonra gök kubbeyi alsam da, ridâ namıyla,
Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyla;
Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan,
Yedi kandilli Süreyyâ’yı uzatsam oradan;
Sen bu âvîzenin altında, bürünmüş kanına,
Uzanırken, gece mehtâbı getirsen yanına,
Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;
Gündüzün fecr ile âvîzeni lebrîz etsem;
Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana...
Yine, bir şey yapabildim diyemem hâtırana
Sen ki, son ehl-i salîbin kırarak savletini,
Şarkın en sevgili sultânı, selâhaddîn’i,
Kılıç arslan gibi iclâline ettin hayran...
Sen ki islam’ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,
O demir çenberi ğöğsünde kırıp parçaladın;
Sen ki rûhunla beraber gezer ecramı adın;
Sen ki, a’sâra gömülsen taşacaksın...Heyhât,
Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât...
Ey şehît oğlu şehît, isteme benden makber,
Sana ağûşunu açmış duruyor peygamber.
MEHMED ÂKİF ERSOY
İLİM
İlim ilim bilmektir
İlim kendin bilmektir
Sen kendini bilmezsin
Ya nice okumaktır.
Okumaktan ma'na ne
Kişi Hakk'ı bilmektir.
Çün okudun bilmezsin
Ha bir kuru emektir.
Okudum bildim deme
Çok taat kıldım deme
Eğer Hakk bilmez isen
Abes yere yelmektir.
Dört kitabın ma'nası
Bellidir bir elifte
Sen elif dersin hoca
Ma'nası ne demektir.
Yunus Emre der hoca
derekse var bin hacca
Hcpisinden iyice
Bir gönüle girmektir.
Yunus Emre
BANA SENİ GEREK
Aşkın aldı benden beni
Bana seni gerek seni
Ben yanarım dün ü günü
Bana seni gerek seni
Ne varlığa sevinirim
Ne yokluğa yerinirim
Aşkın ile avunurum
Bana senİ gerek seni.
Aşkın aşıklar öldürür
Aşk denizine daldırır
Tecellî ile doldurur
Bana seni gerek seni.
Aşkın şarabından içem
Mecnun olup doğa düşem
Sensin dün ü gün endîşem
Bana seni gerek seni
Sufîlere sohbet gerek
Ahîlere ahret gerek
Mecnün'lara Leylî gerek
Bana seni gerek seni
Eğer beni öldüreler
Külüm göğe savuralar
Toprağım onda çağıra
Bana seni gerek seni
Yunus'durur benim adım
Gün geldikçe artar odum
îki cihanda maksudum
Bana seni gerek seni
Yunus Emre
BİR MÂBEDİN FERYADI
Susun..susun..dinleyin.. Ayasofya ağlıyor!
Kubbesinde çınlayan tekbirleri arıyor.
Kubbelerde bir mana kalmış Akşemseddin’den,
Bu mana kurtulunca bir sel gibi seddinden.
İstanbul’un ufkundan bulutları kovacak,
O sabah İstanbul’a güneş başka doğacak.
Alçalarak kimseden merhamet aranılmaz,
Mabedi kilitli tutup Batıya yaranılmaz.
Kilitli kalmak değil bilirim talihin,
Ruhu sızlar mezarda Hanlar Hanı Fatih’in,
Dinle... dinle.. duyarsın kubbelde şikayet,
Bütün dertleri duymak Kur’ân-ı âyet,
Yılların hasreti bu, bekledikçe çığlaşan,
Sessizlikler içinde meleklerdir ağlaşan,
Sarsarken duvarını çılgın disko pop müzik.
Ağlıyorsun, çaresiz, küskün ve manen ezik,
Okşarken ezan sesi, ezansız minareni,
Sultanahmed” biliyor derdini çareni.
Senin halin bilmece düşüncede, fikirde
Etrafın çıplak dolu, minareler zikirde.
Bu esaret bildiğin gibi esaret değil,
Açmamak korkaklıktır, açmak cesaret değil,
Bir gün bir el bulur o cesareti,
Açar kilitlerini bitirir esareti.
Ey devlet!.. güçlü devler artık benliğini bul,
Kuklalık sana zûldür, bir peyk olmaktan kurtul!
Olur mu inciterek ceddimizin ruhunu,
Mutlu etmek batıyı, o haçlı gürûhunu.
Ayasofya ağlarken her gün ezan vakti kan,
Gülüyor, seviniyor Atina ve Vatikan.
Düşün, oklar altında burca sancak asanı,
Kara toprağa düşen Ulubatlı Hasan’ı.
Avrupa’yı güldürüyor bu mabedin bu hali,
Sorunuz, “açılsın” der yüzde yüz bu ahali,
Ama engel olurlar localar ve kulüpler,
Mezarında titrerken o Hz. Eyüpler.
Bu mabedde geçmişe hasret buram buramdır,
Beş asırdı kubbeler bir hâfız-ı Kuran’dır.
Senelerdir kubbeler okuyorlar ezberden,
Okuyorlar Kuran’ı susturulduğu yerden.
Gülemez Ayasofya bu garip halde iken,
Ayasofya’da kilit, benim bağrımda diken
Kanı bozuktur kim ki geçmişi etse inkar,
Şu hali bir görseydi ağlardı Koca Hünkar,
Peygamber övgüsüne mazhar olan kumandan,
Ezanlar yükselecek yine Ayasofya’dan.
Nura alınları yine seccadeler öpecek,
Ayasofya o zaman sevinç yaşı dökecek.
Perukla örtülmez Batı’nın hoyrat keli,
Fatih’i yâd edemez ne köprü ne heykeli,
Ayasofya’da mahkum ruhunu edin azad,
Etmeyin büyük fethi ortak mezarda fesâd.
Kuran’a hasret tüter her taştan halka halka,
Ayasofya açılsın artık Müslüman halka.
DEĞİL
Bir kez gönül yıktın ise
Bu kıldığın namaz değil
Yetmiş iki millet dahi
Elin yüzün yumaz değil.
Hani erenler geldi geçti
Bunlar yurdu kaldı göçtü
Pervaz uurup Hakk'a uçtu
Hüma kuşudur kaz değil.
Yol odur ki doğru vara
Göz odur ki Hakk'ı göre
Er odur alçakta dura
Yüceden bakan göz değil.
Doğru yola gittin ise
Er eteğin tuttun ise
Bir hayır da ettin ise
Birine bindir az değil.
Yunus bu sözleri çatar
Sanki balı yoğa katar
Halka mata'lann satar
Yükü gevherdir tuz değil.
Yunus Emre
BÜLBÜL
Bütün dünyâya küskündüm, dün akşam pek bunalmıştım;
Nihâyet, bir zaman kırlarda gezmiş, köyde kalmıştım.
Şehirden kaçmak isterken sular zâten kararmıştı;
Pek ıssız bir karanlık sonradan vâdîyi sarmıştı.
Işık yok, yolcu yok, ses yok, bütün hılkat kesilmiş lâl...
Bu istiğrâkı tek bir nefha olsun etmiyor ihlâl.
Muhîtin hâli "insâniyet”in timsâlidir, sandım;
Dönüp mâzîye tırmandım, ne hicranlar, neler andım!
Taşarken haşrolup beynimden artık müselsel yâd,
Zalâmın sînesinden fışkıran memdûp bir feryâd
O mustağrak, o durgun vecdi nâgâh öyle coşturdu:
Ki vâdîden bütün, yer yer, eninler çağlayıp durdu.
Ne muhrik nağmeler, yâ Rab, ne mevcâmevc demlerdi:
Ağaçlar, taşlar ürpermişti, gûyâ Sûr-i Mahşerdi!
Eşin var, âşiyânın var, bahârın var, ki beklerdin;
Kıyametler koparmak neydi, ey bülbül, nedir derdin?
O zümrüt taşa kondun, bir semâvî saltanat kurdun;
Cihânin yurdu hep çiğnense, çiğnenmez senin yurdun.
Bugün bir yemyeşil vâdî, yarın kıpkızıl gülşen,
Gezersin, hânümânın şen, için şen, kâinâtın şen.
Hazansız bir zemîn isterse, şâyed rûh-i ser bâzın,
Ufuklar, bu’d-i mutlaklar bütün mahkûm-i pervâzın.
Değil bir kayda, sığmazsın – kanatlandın mı – eb’âda;
Hayâtın en muhayyel gâyedir ahrâra dünyâda.
Neden öyleyse mâtemlerle eyyâmın perîşandır?
Niçin bir damlacık göğsünde bir umman hurûşandır?
Hayır, mâtem senin hakkın değil... Mâtem benim hakkım:
Asırlar var ki, aydınlık nedir, hiç bilmez âfâkım!
Teselliden nasîbim yok, hazân ağlar bahârımda;
Bugün bir hânı mahsus serserîyim öz diyârımda!
Ne hüsrandır ki: Şark’ın ben vefâsız, kansız evlâdı,
Serâpâ Garba çiğnettim de çıktım hâk-ki ecdâdı!
Hayalimde geçerken şimdi; fikrim hercümerc oldu.
Salahaddin-i Eyyübilerin, Fatihlerin yurdu.
Ne zillettir ki: Nâküs inlesin beyninde Osman’ın;
Ezan sussun, fezalardan silinsin yâdı Mevla nın!
Ne hicrandır ki: En şevketli bir mâzî serab olsun;
O kudretler, o sadvedler, harâbolsun, turab olsun!
Çökük bir kubbe kalsın mabedinden yıldırım han’ın;
Şenaatlerle çiğnensin muazzam kabri Orhan’ın,
Ne heybettir ki: vahdet gâhı dinin devrilip taş taş,
Sürünsün şimdi milyonlarca mevasız kalan dindaş!
Yıkılmış hânümanlar yerde işkenceyle kıvransın
Serilmiş gövdeler, binlerce, yüz binlerce doğransın!
Dolaşsın, sonra İslâm’ın harem-gahında na-mahrem...
Benim hakkım, sus ey bülbül, senin hakkın değil mâtem!
Mehmet Âkif ERSOY
ÖLÜMDEN SONRASI
Öldük, ölümden bir şeyler umarak.
Bir büyük boşlukta bozuldu büyü.
Nasıl hatırlamazsın o türküyü,
Gök parçası, dal demeti, kuş tüyü,
Alıştığımız bir şeydi yaşamak.
Şimdi o dünyadan hiç bir haber yok;
Yok bizi arayan, soran kimsemiz.
Öylesine karanlık ki gecemiz
Ha olmuş, ha olmamış penceremiz;
Akar suda aksimizden eser yok
Cahit Sıtkı Tarancı
HATIRALAR
Bilmem ki hâtıralar,
Ne istersiniz benden,
Gelir gelmez sonbahar?
Bu kanad çırpış neden?
Cama vuracak ne var
Ey eski hâtıralar
Sanmayın güller açar,
Bülbül değildir öten;
Bu rüzgâr başka rüzgâr
Ne istersiniz benden,
Bilmem ki hâtıralar,
Gelir gelmez sonbahar?
Cahit Sıtkı Tarancı
YALNIZLIĞA DAİR
Can yoldaşın olmazsa olmasın
Yalnızım diye hayıflanmayasın,
Eğilmiş üstüne gökyüzü masmavi
Bir anne şefkatine müsavi.
Üç adım ötede deniz
Dosttur, ne öfkesi ne durgunluğu sebepsiz.
Bir derdin varsa açabilirsin ağaçlara
Ağaç yaprak verir, sır vermez rüzgara
Ve kış yaz,
Dalda kuş eksik olmaz
Dağ başında duman
Yalnızlık nedir göreceksin öldüğün zaman.
Cahit Sıtkı Tarancı
KISSADAN HİSSE
Geçmişten adam hisse kaparmış... Ne masal şey!
Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi?
"Tarihi"i "tekerrür" diye tarif ediyorlar;
Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?
Mehmet Âkif ERSOY
NE ESER NE DE SEMER
“Ölen insan mıdır, ondan kalacak tek şey: Eseri;
Bir eşek göçtü mü, ondan da nihâyet: Semeri.”
Atalar böyle buyurmuş, diye, binlerce alın,
Ne tehâlükle döker, döktüğü bîçâre teri!
Şu bekâ hırsına akl erdiremem, bir türlü,
Sorsalar, bence, temâyüllerin en derbederi:
Hadi, toprakta silinmez bir izin var, ne çıkar,
Bağlı oldukça telâkkiye hakîkî değeri?
Dün, beyinlerde kıyâmet koparan “hikmet”i al,
Bugünün zevkine sor: Beş para etmez ciğeri!
Gündüzün başların üstünde gezen “şaheser”in,
Gece, şâyed, arasan mezbeledir belki yeri!
İsteyen almaya kalksın boyunun ölçüsünü,
Geri dur sen ki, peşîmân atılanlar ileri.
Bilirim: “Hep de semermiş diyecek!” diyecek istikbâl,
Tekmelerken şu kabar sıra kümbetleri.
O ne çok bilmiş adamdır ki: Gider sessizce,
Ne esermiş, ne semer, kimsenin olmaz haberi!
Mehmet Âkif ERSOY
KİME EMANET
Hak Nebi’nin dilinde nifak sayılmış emanete ihanet
Tohum toprağa, yavru yuvaya, yuva anaya emanet,
Şak şak olmuş toprak suya, su gbuluta emanet
Yusuf kuyuya, mısır Yusuf’a emanet
Hak Nebi mağaraya, Medine Hak Nebi’ye emanet,
İbrahim ateşe, İsmail bıçağa emanet,
Ne bıçak ne kuyu ne de mağara etmedi ihanet
Asrın İbrahimleri sana emanet
Arkadaş! Gwl sen de bir kor gibi yak sineni
Çünkü hepsi Allah’a emanet
İçine doğru derinleş dibi görünmeyen bir kuyu ol,
Sakla Yusufları koynunda, Yusuflar sana emanet
Mağarada yılan olma, güvercin gibi vefalı ol,
Örümcek gibi tehlikelere perdedar ol!,
Mağara gibi al Muhammed ileri, al yedi genci,
Al bütün bir gençliği …
Hz. Sümeyra, Hak Nebi’yi evlatlarına emanet etti ,
“sakın ona bir olursa eve dönmeyin” dedi.
Dönmeden emanete sahip çıkamayacaklarını anlayınca
Vazgeçtile eve dönmekten,
Evlerinde çıkamayanlar neyin emanetçisi acaba,
Bilecik istasyonunda yaşlı ana,
Oğlunu cepheye uğurlarken ona ;
“ Oğlum ! babanın Dİmetoka’da , dayını Şipka’da ,
ağabeylerini Çanakkale’de kaybettim,
sen benim son yongamsın
sen de dönmezsen ben Allah’a emanet” diyordu
ve ilave ediyordu; “ git sen de git,
minareler ezansız, camiler Kur’an’sız kalacaksa sen de git ,
ezan, Kur’an , vatan kime emanet?
Galiçya da Şİpka’da Dİmetoka’
da kalanların evlatları kime emanet?
“Ben sağ dönseydim uğrunda öldüğüm Kur’an’ı,
canımdan çok sevdiğim İslam’ı yavruma öğretirdim.”
Diyen ve fakat şimdi mabet yüzünü görmeyen,
Bu şehit evlatları kime emanet?
Cafer-i Tayyar şehit olmuştu, Hak Nebi geldi
Yetimlerinin başını okşadı,
Ve ağladı…
Baş okşayan kim?
Gözyaşı kime emanet?
Cephede kanlar içinde son anlarını yaşarken,
Vücüdundan kanlı kurşunu çıkarıp:
Arkadaşım Memiş, şunu al, oğluma emanet et
“ Ben yaşadığım Müdsdetçe vazifemi yaptım,
inandığım mukaddesler uğruna can veriyorum,
senden bunun hakkını vermeni istiyorum.”
Dediğimi ilet.
Mukaddes kurişun kime emanet
Sütçü İmamım ! iki bacımızın
yaşmağını aldılar diye Maraş’ı kana buladın ,
Senin şuurunu kime, yaşmak kime emanet
Şair Hz. Amine’ye :
“Ey bva da yatan yatan ölüm ,
bahçende açtı dünyanın e4n güzel gülü”
derken bahçe kime, gül kime emanet?
Bİlaller, dem tutan bülbüller nerede ,
Arkadaş , gül de , bülbül de , bağ da , bahçıvan da ,
Bıçak altındaki İsmailler ,
Ateş içindeki İbrahimler,
Kuyuda ki Yusuflar,
Şu gerideki isimsiz kümbet,
Şu ilerideki ıssız mabet,
UNUTMA!! HEPSİ SANA EMANET!
Cemil Cüneyt
TEK HAKİKAT
Tek hakîkat var, evet, bellediğim dünyâdan,
Elli, altmış sene gezdimse de şaşkın şaşkın:
Hepimiz kendimizin, bağrı yanık, âşığıyız;
Sâde, i’lânı çekilmez bu acâyıp aşkın!
Mehmet Âkif ERSOY
ŞEHİDLER ÂBİDESİ İÇİN
Gök kubbenin altında yatar, al kan içinde,
Ey yolcu, şu topraklar için can veren erler.
Hakk’ın bu veli kulları taş türbeye girmez;
Gufrâna bürünmüş, yalnız Fâtiha bekler.
Mehmet Âkif ERSOY
MERDİVEN
Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden,
Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak,
Ve bir zaman bakacaksın semâya ağlayarak…
Sular sarardı, yüzün perde perde solmakta,
Kızıl havaları seyret ki akşam olmakta…
Eğilmiş arza kanar, muttasıl kanar güller,
Durur alev gibi dallarda kanlı bülbüller
Sular mı yandı, neden tunca benziyor mermer?
Bu bir lisan-ı hafî dir ki rûha dolmakta,
Kızıl havaları seyret ki akşam olmakta…
Ahmet Haşim
RESMİM İÇİN
Bir canlı izin varsa şu toprakta, silinmez;
Ölsen, seni sırtında taşır toprağın altı.
Ey gölgenden ümmîd-i vefâ eyliyen insan!
Kaç gün seni hatırlayacaktır şu karaltı?
Mehmet Âkif ERSOY
RİNTLERİN ÖLÜMÜ
Hafızın kabri olan bahçede bir gül varmış
Yeniden her gün açarmış kanayan rengiyle
Gece, bülbül ağaran vakte kadar ağlarmış
Eski şırâz’ı hayal ettiren ahengiyle.
Ölüm asude bahar ülkesidir bir rinde;
Gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter
Ve serin serviler altında kalan kabrinde
Her seher bir gül açar, her gece bir bülbül öter
Yahya Kemal Beyatlı
OTUZBEŞ YAŞ ŞİİRİ
Yaş otuzbeş; yolun yarısı eder
Dante gibi ortasındayız ömrün
Dikenli çağımızdaki cevher
Yalvarmak yakarmak nafile bugün
Gözünün yaşına bakmadan gider.
Şakaklarıma kar mı yağdı ne var?
Benim mi, Allahım, bu çizgili yüz?
Ya gözler altındaki mor halkalar
Neden böyle düşman görünürsünüz
Yıllar yılı dost bildiğim aynalar?
Zamanla nasıl değişiyor insan;
Hangi resmime baksam ben değilim
Ner o günler, o şevk, o heyecan
Bu güler yüzlü adam ben değilim
Yalandır kaygısız olduğum yalan
Hayal meyal şeylerden ilk aşkımız
Hatırası bile yabancı gelir
Hayata beraber başladığımız
Doslarla daYollar ayrıldı bir bir.
Gittikçe artıyor yalnızlığımız.
Gök yüzünün başka rengi de varmış,
Geç fark ettim taşın sert olduğunu
Su insanı boğar, ateş yakarmış
Her doğan günün bir dert olduğunu
İnsan bu yaşa gelince anlarmış
Ayva sarı nar kırmızı sonbahar.
Her yıl biraz daha benimsediğim
Ne dönüp duruyor havada kuşlar?
Ner den çıktı bu cenaze ölen kim?
Bu kaçıncı bahçe gördüm tarumar?
Neylersin ölüm herkesin başında
Uyudun uyanmadın olacak,
Kim bilir nerde, nasıl, kaç yaşında?
Bir namazlık saltanatın olacak
Taht misali o musalla taşında
Cahit Sıtkı Tarancı
MOHAÇ TÜRKÜSÜ
Bizdik o hücumun bütün aşkıyla kanatlı
Bizdik o sabah ilk atılan safta yüz atlı
Uçtuk mohaç ufkunda görünmek hevesiyle
Canlandı o meşhur ova at kişnemesiyle
Fethin daha bir ülkeyi parlattığı gündü
Biz uğruna can verdiğimiz yerde göründü.
Gül yüzlü bir afetti ki her busesi lâle;
Girdik zaferin koynuna kandık o visale.
Dünyaya veda ettik atıldık dolu dizgin;
En son koşumuzdur bu! Asırlarca bilinsin!...
Bir bir açılırken göğe son def’a yarıştık,
Allah’a giden yolda Meleklerle karıştık.
Geçtik hepimiz dörtnala cennet kapısından;
Gördük ebedi cedleri bir anda yakından!
Bir bahçedeyiz şimdi şehitlerle beraber;
Bizler gibi ölmüş o yiğitlerle beraber.
Lakin kalacak doğduğumuz toprağa bizden,
Şimşek gibi bir hatıra, nal seslerimizden!
Yahya Kemal Beyatlı
Cehennem olsa gelen göğsümüzde söndürürüz,
Bu yol ki hak yoludur, dönme bilmeyiz yürürüz,
Şu karşımızda ki mahşer kudursa, çıldırsa...
Denizler ordu bulutlar donanma yağdırsa
Değilmi cephemizin sinesinde iman bir,
Sevinme bir, acı bir, gaye aynı, vicdan bir,
Değilme ortada birdir vuran yürek, yılmaz
Cihan yıkılsa emin ol bu cephe sarsılmaz.
Mehmet Âkif ERSOY
AÇIK DİLEKÇE
Görmediğim bir bambaşka durum var
Sizin şehrin kızlarında savcı bey
Yaklaşanı ta yürekten vururlar
Kan kokuyor gözlerinde savcı bey
Gayeleri gönül kırmak dal gibi
Bakışları çifte favül bal gibi
Ülkeler fethetmiş bir kral gibi
Gurur dolu pozlarında savcı bey
Kaş yaparken, göz çıkarır elleri;
Çok silahtan tesirlidir dilleri
Hayret ettim, bir tuhaf ki halleri
Poyraz eser yüzlerinde savcı bey
Derviş olup çıktım tığsız, tebersiz
İlk görüşte avladılar habersiz
Pişirdiler beni tuzsuz, bibersiz
Kebap oldum közlerinde savcı bey
Bölüştüler gönlüm ile aklımı
Davacıyım, ara benim hakkımı...
Bir yol göster, haklı mıyım, haksız mı?
Yorulmayın izlerinde savcı bey.
Abdurrahim Karakoç
MONA ROZA
Mona Roza, siyah güller, ak güller
Geyve’nin gülleri ve beyaz yatak
Kanadı kırık kuş merhamet ister
Aaahhh! senin yüzünden kana batacak
Mona Roza, siyah güller, ak güller
Ulur aya karşı kirli çakallar
Ürkek ürkek bakar tavşanlar dağa
Mona Roza bugün bende bir hal var
Yağmur iğri iğri düşer toprağa
Ulur aya karşı kirli çakallar
Açma pencereni perdeleri çek
Mona Roza seni görmemeliyim
Bir bakışın ölmem için yetecek
Anla Mona Roza ben bir deliyin
Açma pencereni perdeleri çek
Zeytin ağaçları söğüt gölgesi
Bende çıkar güneş aydınlığa
Bir nişan yüzüğü, bir kapı sesi
Seni hatırlatır her zaman bana
Zeytin ağaçları söğüt gölgesi
Zambaklar en ıssız yerlerde açar
Ve vardır her vahşi çiçekte gurur
Bir mumun ardında bekleyen rüzgar
Işıksız ruhumu sallarda durur
Zambaklar en ıssız yerlerde açar
Ellerin ellerin ve parmakların
Bir nar çiçeğini eziyor gibi
Ellerinden belli olur bir kadın
Denizin dibinde geziyor gibi
Ellerin ellerin ve parmakların
Zaman ne de çabuk geçiyor Mona
Saat onikidir söndü lambalar
Uyu da turnalar girsin rüyana
Bakma tuhaf tuhaf göğe bu kadar
Zaman ne de çabuk geçiyor Mona
Akşamları gelir incir kuşları
Konarlar bahçenin incirlerine
Kiminin rengi ak, kimisi sarı
Ahhh! Beni vursalar bir kuş yerine
Akşamları gelir incir kuşları
Ki ben Mona Roza bulurum seni
İncir kuşlarının bakışlarında
Hayatla doldurur bu boş yelkeni
O masum bakışlar su kenarında
Ki ben Mona Roza bulurum seni
Kırgın kırgın bakma yüzüme Roza
Henüz dinlemedin benden türküler
Benim aşkım uymaz öyle her saza
En güzel şarkıyı bir kurşun söyler
Kırgın kırgın bakma yüzüme Roza
Artık inan bana muhacir kızı
Dinle ve kabul et itirafımı
Bir soğuk, bir garip, bir mavi sızı
Alev alev sardı her tarafımı
Artık inan bana muhacir kızı
Yağmurlardan sonra büyürmüş başak
Meyveler sabırla olgunlaşırmış
Bir gün gözlerimin ta içine bak
Anlarsın ölüler niçin yaşarmış
Yağmurlardan sonra büyürmüş başak
Altın bilezikler o kokulu ten
Cevap versin bu kanlı kuş tüyüne
Bir tüy ki can verir bir gülümsemen
Bir tüy ki kapalı gece ve güne
Altın bilezikler o kokulu ten
Mona Roza, siyah güller, ak güller
Geyve nin gülleri ve beyaz yatak
Kanadı kırık kuş merhamet ister
Aaahhh! senin yüzünden kana batacak
Mona Roza, siyah güller, ak güller
Sezai Karakoç
4Yayınlanmasını İstediğiniz Şiirleri Buradan Bize Bildirebilirsiniz. 3
Ana Sayfa
|